ABD-İran Savaşı: Küfür Tek Millet, Müslümanlar Tek Ümmettir!
Mutlak Butlan Benzetmesi
Mehmet Çetinbudak03 Haziran 2026

Mutlak Butlan Benzetmesi

Son günlerde “mutlak butlan” kavramı, kamuoyunda yaşanan bazı siyasi ve hukuki tartışmalar sebebiyle yeniden gündeme geldi. Hukuki işlemlerin geçerliliği bağlamında kullanılan bu kavram, aslında yalnızca hukukçuların değil, toplumun temel meşruiyet anlayışını sorgulayan herkesin üzerinde düşünmesi gereken önemli bir meseledir. Çünkü mutlak butlan, bir işlemin sonradan ortaya çıkan kusurlar sebebiyle değil, bizzat kuruluşundaki temel eksiklik veya aykırılık sebebiyle geçersiz sayılmasını ifade eder.

Hukuk terminolojisinde mutlak butlan; kanuna, kamu düzenine, ahlaka veya hukuk düzeninin vazgeçilmez esaslarına aykırı olan bir işlemin baştan itibaren hükümsüz olmasıdır. Böyle bir işlem hukuk nazarında hiç doğmamış gibi değerlendirilir. Sonradan tarafların rızasıyla geçerli hale getirilemez. Geçersizliği herkes tarafından ileri sürülebilir ve hâkim tarafından kendiliğinden dikkate alınır.

Bu kavramı, İslam ümmetinin yaşadığı tarihî kırılmalara uyguladığımızda dikkat çekici bir benzetme ortaya çıkmaktadır. Elbette burada teknik bir hukuk değerlendirmesi değil, meşruiyet ölçüsünü Allah’ın hükümlerinde gören bir bakış açısından yapılan fikrî bir benzetme söz konusudur.

Müslümanlar için meşruiyetin kaynağı insanlar değil, Allah Teâlâ’dır. Hüküm koyma yetkisi yalnızca O’na aittir. Kur’an-ı Kerim’de, “Hüküm ancak Allah’ındır” buyurulmuştur. Bu sebeple İslam ümmeti asırlar boyunca hayatını vahyin rehberliğinde düzenleyen bir siyasal yapı içerisinde yaşamış, en kötü zamanında dahi bütün eksiklik ve kusurlarına rağmen yönetim anlayışının temelinde İslam akidesi yer almıştır.

Ancak Hilâfet’in kaldırılmasıyla birlikte ümmetin siyasi birliği parçalanmış, yerine ulus-devlet esasına dayalı, egemenliği Allah’ın hükümlerine değil beşerî iradeye veren sistemler ikame edilmiştir. Laiklik ilkesiyle din, hayatın dışına itilmiş, demokratik kapitalist sistemle insanların çoğunluğunun veya belirli güç odaklarının iradesi, kanunların kaynağı haline getirilmiştir.

İşte meşruiyet ölçüsünü Allah’ın hükümlerinde gören bir bakış açısından bakıldığında, bu dönüşüm mutlak butlana benzetilebilir. Çünkü burada sorun yalnızca bazı yanlış uygulamalar veya kötü yöneticiler değildir. Sorun, sistemin temel dayanağındadır. Eğer bir bina yanlış bir temel üzerine kurulmuşsa, üst katlardaki düzenlemeler onu sağlam hale getirmez. Benzer şekilde, egemenliğin Allah’a değil insanlara verilmesi esasına dayanan bir düzenin meşruiyet problemi de sonradan yapılacak düzenlemelerle ortadan kalkmaz; kökünden hatalıdır, fasittir, Müslümanların vücudunda kötü huylu ur gibidir. Bu nedenle Hilâfet’in kaldırılıp yerine laik-demokratik sistemlerin kurulması, mecazi anlamda bir “mutlak butlan” olarak değerlendirilebilir.

Bu, gayrimeşru düzenlerin Müslümanların hayatında meydana getirdiği zararlar ise yalnızca siyasi alanla sınırlı değildir. Öncelikle ümmet bilinci büyük ölçüde zayıflamıştır. Bir zamanlar aynı siyasi otorite altında birleşen Müslümanlar, bugün onlarca farklı devlet ve sınır arasında bölünmüş durumdadır. Bir beldede Müslümanların kanı dökülürken diğer İslami beldelerin başındaki yöneticiler seyirci kalmakta, hatta kafirlerle iş tutmaktadır.

Bunun yanında laiklik anlayışı dini, hayatın merkezinden uzaklaştırarak bireysel vicdan alanına hapsetmiştir. İslam’ın ekonomi, siyaset, eğitim, hukuk ve toplumsal düzenle ilgili hükümleri uygulanamaz hale gelmiş; Müslümanlar, dinlerini büyük ölçüde ibadetlerle sınırlı bir şekilde yaşamaya zorlanmıştır.

Kapitalist sistem ise insanı, tüketim merkezli bir hayat anlayışına sürüklemiştir. Faiz, ekonominin vazgeçilmez unsuru haline gelmiş, servet belirli ellerde toplanmış, adalet yerine kâr esas alınmıştır. Aile yapıları zayıflamış, ahlaki yozlaşma artmış, bireycilik toplumsal dayanışmanın önüne geçmiştir. İnsanlar daha fazla mala sahip olmalarına rağmen huzur ve güven duygusunu kaybetmiştir.

Bugün İslam beldelerinde yaşanan siyasi istikrarsızlıklar, ekonomik krizler, toplumsal çözülmeler ve ahlaki bunalımlar yalnızca yöneticilerin hatalarıyla açıklanamaz. Bunların önemli bir kısmı, hayatı vahiyden koparan ve insan aklını mutlak otorite haline getiren sistemlerin doğal sonuçları olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu sebeple Müslümanların meselesi yalnızca mevcut sorunları yönetmek değil, sorunların kaynağını doğru teşhis etmektir. Çünkü bozuk olan yalnızca bazı uygulamalar değil, meşruiyetin dayandırıldığı temel anlayıştır. Gerçek çözüm ise hayatın her alanında Allah’ın hükümlerini esas alan bir nizamın yeniden hâkim kılınması için çalışmak, ümmetin birliğini yeniden tesis edecek fikrî ve siyasi bilinci oluşturmaktır.

Ezcümle, başına kim gelirse gelsin mevcut laik demokratik kapitalist sistemin meşruiyeti en baştan beri yok hükmündedir; meşruiyeti Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan almayan sistem ve sistemin yürütücüleri/yöneticileri ile de Müslümanın işi olmaz.